top of page

Soner ZORLUOĞLU

  • 2 gün önce
  • 2 dakikada okunur

Bizim reklama ihtiyacımız yok!


Soner ZORLUOĞLU

Türkiye’de iş dünyasında yıllardır duyduğum birkaç cümle var:


“Bizim reklama ihtiyacımız yok.”


“Bizi zaten sektör biliyor.”


“Algımız çok güçlü.”


“Yönetimimiz çok göz önünde olmak istemiyor.”


Bir de kurumsallaştığını söyleyen bazı şirketlerde sıkça karşılaştığımız başka bir cümle var:


“Patrona sormamız lazım.”


Aslında Türkiye’de şirket olmakla marka olmak arasındaki mesafe bazen tam olarak bu cümlelerin arasında saklı.


Gerçekten reklama ihtiyacınız olmayabilir.


Siparişleriniz yetişmiyor, bayileriniz sizi tanıyor, sektörünüzde güçlü bir konumda olabilirsiniz.


Ama iletişim sadece bugün daha fazla ürün satmak için yapılmaz.


İtibar oluşturmak, güven yaratmak, yeni nesil müşterilere ulaşmak, nitelikli çalışanların sizi tercih etmesini sağlamak ve şirketin gelecekteki değerini büyütmek de iletişimin bir parçasıdır.


Reklama ihtiyacınız olmayabilir ama güçlü bir marka algısına mutlaka ihtiyacınız var.


Bir diğer konu da “Yönetimimiz çok göz önünde olmak istemiyor” yaklaşımı.


Elbette her patronun ya da CEO’nun sosyal medya fenomenine dönüşmesi gerekmiyor.


Ancak görünürlük ile gösteriş aynı şey değil.


Bir şirketin yöneticisinin sektörüne ilişkin fikrinin, gelecek vizyonunun ve temsil ettiği kurumun hikâyesinin bilinmesi; kişisel reklam değil, doğru yönetildiğinde kurumsal itibardır.


Gelelim patron şirketlerine...


Türkiye’de birçok şirketin organizasyon şemasına baktığınızda son derece kurumsal bir yapı görüyorsunuz.


CEO var.


Genel müdür var.


Pazarlama direktörü var.


Kurumsal iletişim yöneticisi var.


Ama önemli bir karar geldiğinde bütün organizasyon şeması bir anda tek bir cümleye dönüşebiliyor:


“Patron ne diyor?”


Patron şirketi olmak yanlış değil. Türkiye’de bugün gurur duyduğumuz birçok büyük şirket, güçlü girişimcilerin cesaretiyle kuruldu.


Sorun patronun güçlü olması değil.


Sorun, şirket büyürken karar mekanizmasının aynı ölçüde büyümemesi.


CEO varsa karar verebilmeli.


Pazarlama yöneticisi varsa kendi alanını yönetebilmeli.


Genel müdür varsa belirli konularda son sözü söyleyebilmeli.


Aksi durumda şirket kurumsallaşmış olmaz.


Sadece kurumsal unvanlar dağıtmış olur.


Türkiye’de üretimi, ihracatı, teknolojisi ve 30-40 yıllık geçmişiyle çok güçlü şirketler var. Ancak bazılarının ekonomik büyüklüğü ile marka büyüklüğü aynı seviyede değil.


Çünkü yıllarca “İyi iş yapalım, zaten bizi bulurlar” anlayışıyla hareket edildi.


Dün bu yeterli olabilirdi.


Bugün değil.


Artık sadece ürünler yarışmıyor.


İtibar yarışıyor. Güven yarışıyor. Yetenek yarışıyor. Hikâyeler yarışıyor.


StoryBosses’ta da biraz bu hikâyelerin peşinden gitmek istiyoruz.


Sadece çok konuşulan şirketleri değil, konuşulması gereken şirketleri anlatmak istiyoruz.


Ve bence önümüzdeki yıllarda şirketler için asıl soru “Reklama ihtiyacımız var mı?” olmayacak.


Asıl soru şu olacak:


“Biz nasıl bir marka olarak hatırlanacağız?”


Kurumsallaşmanın testi de aslında çok basit:


Patron odada yokken şirket karar verebiliyor mu?


Cevap hayırsa, kapının üzerinde hangi unvanın yazdığının çok da önemi yok.

 
 
 

İlgili Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


bottom of page